İçindekiler
ToggleHayatınızda hiç bir ilişkinin içindeyken “Ben bunu daha önce yaşamıştım!” dediniz mi? Tatsız bir dejavu hissi… Ama işin kötü yanı, bunun bilimkurgu filmlerindeki gibi zamansal bir kayma değil, hayatınızın acı bir gerçeği olduğunu fark etmenizdir. Sürekli aynı tür ilişkiler, benzer partnerler ve tekrar eden hayal kırıklıkları… Sanki hayat size “Bu bölümü tekrar izle” diyormuş gibi…’Neden hep aynı insanlara, benzer tiplere çekiliyorum?’, ‘Neden hep aldatılan ya da terk edilen ben oluyorum?’ soruları psikoterapide de en sık duyduğum cümlelerden. Peki, bu döngüleri kırmak mümkün mü? Kesinlikle! Ancak önce bu garip tekrarların neden ortaya çıktığını biraz inceleyelim.

Eğer sürekli aynı tür partnerleri hayatınıza çekiyorsanız, işin içinde şans faktöründen çok öğrenilmiş düşünce kalıpları vardır. Yapılan araştırmalar, erken dönem deneyimlerinin yetişkinlikteki romantik ilişkileri büyük ölçüde şekillendirdiğini gösteriyor (Mikulincer & Shaver, 2016). Eğer çocuklukta duygusal ihmal yaşadıysanız veya ebeveynlerinizin sevgisini kazanmak için çaba göstermeniz gerektiğini öğrendiyseniz, yetişkinlikte farkında olmadan size aynı duyguyu hissettiren partnerlere çekilirsiniz.
Ayrıca, nörobilimsel çalışmalar gösteriyor ki beyin, ödül sistemi aracılığıyla aşina olduğu dinamiklere yönelme eğilimindedir (Schultz, 2017). Yani, ilişkide duygusal mesafeyi, belirsizliği veya ilgisizliği tanıyorsanız, beyniniz bunu “tanıdık = güvenli” olarak kodlar. Halbuki, tanıdık olan her zaman sağlıklı değildir.
Örnekler:
Bu durum yalnızca sizin başınıza gelmiyor. Araştırmalar, “tekrarlayan ilişki kalıpları” olarak adlandırılan bu fenomenin birçok insan tarafından yaşandığını gösteriyor (Simpson & Rholes, 2017).
Bazı kişiler, hayatlarına giren herkesin kendisini aldattığını ya da terk ettiğini söyler. Peki, gerçekten bu kadar şanssızlar mı, yoksa burada öğrenilmiş bir tekrar mı söz konusu?
:max_bytes(150000):strip_icc()/how-i-met-your-mother-girlfriends-02-3e8393b7ad5b41ceb99c1070d0aeeeb9.jpg)
Eğer sürekli aldatılan tarafsanız, bunun ardında düşük öz-değer ve “Ben yeterli değilim” temel inancı olabilir. 2018 yılında yapılan bir araştırma, düşük özsaygısı olan bireylerin partnerlerinden daha fazla ilgi görmek için manipülatif stratejilere yöneldiğini ve bu nedenle daha fazla sadakatsizlikle karşılaştıklarını göstermiştir (Brumbaugh & Fraley, 2018).
Ayrıca, beyindeki ödül sistemi stres hormonlarıyla doğrudan ilişkilidir (Sapolsky, 2015). Yoğun duygusal iniş çıkışlar, beyinde adrenalin ve dopamin salgılanmasına neden olur. Bu da kişinin sağlıksız ilişkileri “yoğun ve heyecan verici” olarak algılamasına yol açar. Yani, “Bu ilişki beni tüketiyor ama bırakamıyorum” diyorsanız, büyük ihtimalle beyninizdeki kimyasal dengesizlik de bu süreci pekiştiriyor olabilir.
Bağlanma teorisine göre, bireylerin çocuklukta edindiği bağlanma stilleri, yetişkinlikteki romantik ilişkilerini doğrudan etkileyebilir (Levine & Heller, 2010). Kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, partnerlerine aşırı yatırım yapma eğilimindedir. Bu kişiler ilişkide sürekli onay arar, duygusal olarak yoğun ve bazen bunaltıcı olabilirler. İlişkideki en küçük mesafeyi bile bir tehdit olarak algılayarak, partnerlerini kaybetmemek adına fazla fedakarlık yapabilirler. Bu aşırı yatırım, partnerleri üzerinde baskı oluşturarak ilişkiye zarar verebilir.
Öte yandan, kaçıngan bağlanma stiline sahip bireyler, duygusal yakınlıktan rahatsızlık duyarlar ve ilişkide mesafeyi koruma eğilimindedirler. Partnerleri duygusal olarak daha fazla yakınlaşmak istedikçe, onlar geri çekilir ve ilişkiyi bitirme eğilimi gösterebilirler. Paradoksal bir şekilde, kaygılı bağlanma stiline sahip kişiler, sıklıkla kaçıngan bağlanma stiline sahip bireylere ilgi duyar. Çünkü bu dinamik, çocuklukta edindikleri bağlanma örüntüsünü yeniden yaşamalarına neden olur.
Eğer “Beni zaten terk ederler” inancı taşıyorsanız, farkında olmadan bu inancı doğrulayacak insanları hayatınıza çekebilirsiniz. Örneğin, kaçıngan bağlanma stiline sahip biriyle ilişki kurduğunuzda, onun duygusal olarak geri çekilmesi sizin terk edilme korkunuzu tetikler ve bu korkuya verdiğiniz tepkiler (ısrarcı olmak, sürekli yakınlık aramak, terk edilme kaygısıyla fazla ödün vermek) partnerinizi daha da uzaklaştırabilir. Bu döngü defalarca tekrarlandığında, “Ne yaparsam yapayım sonunda hep terk ediliyorum” inancı pekişir.
Araştırmalar, bireylerin bilinçli düzeyde farklı bir ilişki türü istemelerine rağmen, bilinçdışı düzeyde aşina oldukları ilişki dinamiklerini tekrarlama eğiliminde olduklarını göstermektedir (Mikulincer & Shaver, 2016). Yani geçmişte terk edilme veya ihmal edilme deneyimi yaşamış biri, bu duyguyu tanıdık bulduğu için aynı döngüye yeniden girebilir.
Bazen sorun sadece karşı taraf değildir, kendi seçimlerimiz ve tutumlarımız da ilişkilerimizi doğrudan etkileyebilir. Öz-sabotaj, yani kişinin kendi mutluluğunu bilinçsiz bir şekilde baltalaması, sıkça karşılaşılan bir durumdur. Birçok insan, sağlıklı ve istikrarlı bir ilişkiye sahip olabilecekken, bilinçsizce ilişkide sorun yaratır veya huzurlu bir bağ kurmaktan kaçınır. Bunun nedenleri şunlar olabilir:
Öz-sabotajı azaltmak için, kişinin farkındalığını artırması ve kendi davranışlarını sorgulaması önemlidir. Bilişsel Davranışçı Terapi, bu noktada otomatik düşünceleri ve irrasyonel inançları sorgulamaya yardımcı olabilir (Beck, 2011).
Eğer sürekli benzer insanları hayatınıza çektiğinizi düşünüyorsanız, bazı bilişsel ve davranışçı adımlar atabilirsiniz:
Bilişsel esneklik, kişinin düşünce yapısını değiştirebilme ve yeni bilgilere uyum sağlayabilme yeteneğidir. Tekrarlayan ilişki döngülerinden çıkmak için kişinin otomatik düşüncelerini fark etmesi ve alternatif bakış açıları geliştirmesi gerekir. Araştırmalar, bilişsel esnekliği yüksek bireylerin, olumsuz ilişki deneyimlerinden ders çıkararak daha sağlıklı partner seçimleri yaptığını göstermektedir (Kashdan & Rottenberg, 2010).
Bilişsel esnekliği artırmak için şunları deneyebilirsiniz:
Unutmayın, ilişki kalıplarınız değişmez değildir. Beyniniz yeni bağlantılar kurabilir ve sağlıklı ilişkilere yönelmenizi sağlayabilir. Kendinize karşı daha esnek olmak, ilişkisel mutluluğun anahtarıdır.
Eğer sürekli aynı tip insanlara çekildiğinizi fark ettiyseniz, bu sadece ‘şanssızlık’ değil, öğrenilmiş bir alışkanlık olabilir. Ancak bu alışkanlığı değiştirmek sizin elinizde. ‘Neden hep yanlış insanları çekiyorum?’ diye düşünmek yerine, ‘Ben neden bu insanları seçiyorum?’ sorusunu kendinize sormak ve bunu değiştirmek için bazı adımlar atmak gereklidir. Fakat insanın kendi kendine bu döngüyü kırmayı başarması güç olabilir.
Bu döngüyü kırmak istiyorsanız, psikoterapiye başlamayı düşünebilirsiniz. Bilişsel Davranışçı Terapi ve 3. Nesil bilişsel davranışçı terapiler MKT ve CBASP gibi terapötik yaklaşımlar bu süreçte oldukça faydalı olabilir; bilişsel yeniden yapılandırma ve bilinçli farkındalık çalışmaları önerilmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Metakognitif Terapi (MKT), kişinin kendi bağlanma dinamiklerini fark etmesine ve otomatik düşüncelerini sorgulamasına yardımcı olabilir. Bununla birlikte, duygusal düzenleme becerilerini geliştirmek, ilişkilerde daha sağlıklı sınırlar koymak ve güvende hissetmeyi yalnızca karşı tarafın ilgisine bağımlı hale getirmemek önemlidir. Haydi, kendi hikâyenizin senaryosunu değiştirme zamanı!